CHP’deki Kriz: Meşruiyet Savaşının Derinleşmesi

CHP'deki Kriz: Meşruiyet Savaşının Derinleşmesi

1 Haziran 2026 – Dr. Erman Bakırcı – Veri Enstitüsü Direktörü

Mahkemenin verdiği mutlak butlan kararı sonrasında CHP’de yaşanan gelişmeler, artık sıradan bir parti içi rekabetin çok ötesine geçti. Karşımızda iki farklı meşruiyet kaynağı mücadele ediyor. Partinin hukuki meşruiyeti bir alanda, örgütsel dinamizmi başka bir alanda, seçmen duygusu ise bambaşka bir yerde varlık gösteriyor. Kısacası, partinin gövdesi ve çatısı arasında büyük bir ayrışma yaşanıyor; çatı Kemal Kılıçdaroğlu’nda kalmışken, taban ise Özgür Özel etrafında toplanmış gibi görünüyor. Ancak bir siyasi parti, yalnızca çatı veya taban ile ayakta kalamaz. Siyasetin var olabilmesi, bu iki unsurun aynı hikâyede bir araya gelebilmesine bağlıdır. Bugünkü kriz de tam olarak bu kopuşun bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu, hukuki bir kapıdan geri dönmüş gibi görünüyor. Fakat bu kapıdan girdiğinde karşısında artık aynı ortamı bulması oldukça zor. Çünkü partiler sadece binalar, mühürler, yönetmelikler ve kurultay kararları ile sınırlı değil; aynı zamanda hafıza, aidiyet, öfke, sadakat, beklentiler ve gelecek hayalleri ile de şekilleniyor. Özgür Özel ise hukuken görevden alınmış olsa bile, siyasal varlığı sona ermemiştir. Bu durumda, müdahale onun etrafındaki duygusal yoğunluğu daha da artırabilir. Mağduriyet, Türkiye siyasetinde sadece bir savunma durumu değil; aynı zamanda güçlü bir mobilizasyon kaynağıdır. Bir siyasetçinin elinden mühür alınabilir; ancak etrafındaki kalabalık dağılmıyorsa, sorun henüz bitmiş sayılmaz.

Bu nedenle CHP’de iki ayrı merkez oluşmuş gibi bir görüntü var: biri resmi, diğeri fiili merkez. Resmi merkez hukuki zemin üzerinden hareket ederken, fiili merkez siyasal enerji ile hareket ediyor. Biri “yetki bende” derken, diğeri “irade bende” diyor. Bu iki cümlenin aynı anda dile gelmesi ise yönetilmesi neredeyse imkânsız bir krize yol açıyor.

İlk kırılma noktası kurultay meselesi. Kurultay, sadece bir seçim mekanizması değil, aynı zamanda partinin kendisini yeniden meşrulaştırma ritüeli ve hukuki bir zorunluluktur. Modern partilerde kurultay, yalnızca genel başkan seçmekle kalmaz; aynı zamanda parti adına kimin konuşma yetkisine sahip olduğunu, geçmişi kimin temsil ettiğini ve geleceğe dair kimin söz söyleyebileceğini belirler. Özgür Özel’in hızlı bir kurultay talep etmesi bu nedenle oldukça anlamlı. Onun en güçlü kozu mevcut örgüt dinamiği ve taban desteği. Hızlı bir kurultay, Özel için “ben hâlâ buradayım” demenin kurumsal bir yolu olurken, sokağın, örgütün, belediyelerin ve partideki yenilikçi hissiyatın bir kez daha sandığa yansımasını sağlamak isteyecektir. Öte yandan, Kılıçdaroğlu’nun pozisyonu, örgütsel enerjiden ziyade mahkeme kararının sağladığı hukuki zemin üzerinden şekillenmektedir. Bu nedenle, önceliği hızlı bir siyasal onay almak değil, kontrollü bir kurumsal yapı oluşturmaktır: önce butlan kararının sonuçlarını sağlamlaştırmak, sonra da kurultayın hangi delegelerle, hangi yetkiyle ve hangi yönetim gözetiminde yapılacağını netleştirmek.

Burada asıl kritik soru, “kurultay olacak mı?” değil; “kurultayı kim çağıracak? Hangi delegeler geçerli sayılacak? Hangi yönetim meşru kabul edilecek?” Sonuçta, yeniden mahkemeye taşınacak bir durumla karşı karşıya kalınabilir. Bir kurultay, partiyi rahatlatabilir mi yoksa yeni bir iptal tartışmasının kapısını mı aralayacak? CHP’nin kurultay meselesi, artık teknik bir takvim tartışmasının ötesine geçerek, kimin parti adına söz söyleme hakkına sahip olduğunu sorgulayan bir mesele haline geliyor.

İkinci kırılma noktası ise arınma meselesi. Kılıçdaroğlu’nun kullandığı dil giderek sertleşiyor. Parti önünde sergilenen araçlar, “haram para” vurgusu, rüşvet, casusluk, FETÖ ve yolsuzluk imaları; tüm bunlar partinin iç mücadelesini sıradan bir yönetim tartışmasının dışına taşıyor. Artık mesele “kim yönetecek?” sorusundan “kim temiz, kim kirli?” sorusuna kayıyor. Bu, siyasi anlamda güçlü ancak oldukça tehlikeli bir zemin. Çünkü arınma düşüncesi her zaman iki yönlüdür; bir yandan ahlaki bir yenilenme çağrısı yaparken, diğer yandan tasfiye riskini de beraberinde taşır. Arınma, eğer açık bir şekilde ele alınmazsa, partinin geleceğini tehdit eden bir süreç haline gelebilir.

Author: Ece Öztürk